Dağlarca’nın kaleminde İstanbul, Asya’nın nesiller boyu kapılarında durup “ahu” diye baktığı, Peygamber ordularının sıcak rüyalarını “Hu” nidalarıyla süslediği bir kızılelmadır.

* Tuğçe Binar
İstanbul Yerel (İY)
Haber Özeti
Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Dizelerindeki İstanbul. Dağlarca’nın kaleminde İstanbul, Asya’nın nesiller boyu kapılarında durup “ahu” diye baktığı, Peygamber ordularının sıcak rüyalarını “Hu” nidalarıyla süslediği bir kızılelmadır. İstanbul, sadece coğrafi bir köprü değil; çağların, imparatorlukların ve inançların birbiriyle çarpıştığı devasa bir savaş meydanıdır. Bu dosyamızda, Türk şiirinin “Destan Şairi” Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın gözünden, kentin Bizans’tan Osmanlı’ya uzanan o sarsıcı geçişine tanıklık ediyoruz. Sisler içindeki keşişlerden, Haliç’in altın sularına ve Fatih’in karadan yürüttüğü kadırgalara uzanan bu sinematografik yolculukta; “Destan Önü” şiirinin rehberliğinde, eski İstanbul’un nasıl yedi meçhul tepe üzerinde yeniden şaha kalktığını izleyeceksiniz.
Puslu Bir Haliç Sabahı ve Bizans’ın Gölgeleri
Zamanın karanlığının gece gibi çöktüğü, gölgelerin sessizce uzadığı bir anı hayal edin. Kameramız Haliç’in kıyılarında, surların dibinde geziniyor. Su kımıldamıyor; adeta binlerce yıllık bir uykunun, tarihin o ağır yükünün altında ezilmiş “kapalı bir su” gibi duruyor. Roma’dan kopup gelmiş, kendi ihtişamında boğulan yorgun bir Bizans var karşımızda. Surların ardında, sakalları uzamış, sırtlarında bahar halinde bir yük taşıyan keşişler telaş içinde koşturuyor.

Allah’a ve Bize Dair
Allah ne kadar büyüktür,
Ekinlere güneş verir çocuğum.
Beni mavi sabahlara devreder,
Mavi güller gibi uykum.
Allah ne kadar büyüktür,
Kuşlar gönderir dallarımıza.
Karanlıklar kalbe dolduğu vakit,
Nasibi terk ederiz bir yıldıza.
Allah ne kadar büyüktür,
Yol verir gemimize denizler üstünden.
Garip sonsuzluklar duyarız
Sular akarken, bulutlar yürürken.
Ve Allah ne kadar büyüktür çocuğum,
Şükrolsun ruhumuz şimdi.
Nihayetsiz asırları içinde
Bizi tesadüf ettirdi.
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Fazıl Hüsnü Dağlarca, İstanbul’u anlatırken onu sıradan bir manzara tablosu gibi resmetmez. Onun şehri, “ruh kadar eski”dir. İnsanın daha fazla eskiyemeyeceği o sınırda, yedi meçhul tepe üzerine kurulmuş bu kent, kervanlarla, gemilerle ve aşkı kaybedip bulanlarla dolup taşan devasa bir sahnedir. O sahnede zaman, ya hiçe uzanır ya da hepe…
Doğu ile Batı’nın Silinen Sınırları
Dağlarca’nın kaleminde İstanbul, Asya’nın nesiller boyu kapılarında durup “ahu” diye baktığı, peygamber ordularının sıcak rüyalarını “Hu” nidalarıyla süslediği bir kızılelmadır. Yüzyıllar boyunca bu surların önünde kimler durmamıştır ki? Çarmıha gerileceklerin saz nameleri, ölümle yaşamın, gerçekle hayalin birbirine karıştığı o sisli atmosfer…
Bu öyle bir andır ki, Doğu ile Batı arasındaki o keskin çizgiler silinir. Ayakların yerden kesildiği, hayaller dolusu cenazelerin ve düşüncelerin havada uçuştuğu o kaotik ortamda, eski İstanbul tüm gizemiyle nefes almaya devam eder. Şairin dediği gibi, o geçmiş günleri kimse bir daha aynı şekilde söyletemez.
Bir İmparatorluğun Doğuşu: Karadan Yürüyen Gemiler
Ve sonra, filmin kırılma anı gelir. Bizans’ın o yorgun ve hüzünlü çan sesleri, yerini devasa savaş toplarının gürlemesine, köslerin ritmine bırakır. Can ile tenin birbirine susadığı o destansı günlerde, tarih sahnesine genç bir Osmanlı padişahı çıkar. Kameramız şimdi Galata sırtlarındadır. Sabahın o ilk kızıllığında, imkansız denilen şey gerçekleşmekte, devasa kadırgalar yağlanmış kızaklar üzerinde, toprağı yararak Haliç’e doğru süzülmektedir.
Fazıl Hünü Dağlarca Kimdir?
Fazıl Hüsnü Dağlarca, 26 Ağustos 1914’te İstanbul’da doğdu. Askeri eğitiminin ardından uzun yıllar subaylık yapan şair, 1950’de ordudan ayrılarak müfettişlik yaptı ve hayatını tamamen şiire adayarak 100’den fazla eser bıraktı. 15 Ekim 2008’de İstanbul’da vefat etti.
Çocukluğu: Babasının subay olması nedeniyle ilk ve orta öğrenimini Konya, Kayseri, Kozan ve Mersin gibi Anadolu’nun farklı şehirlerinde tamamladı.
Askeri Yılları: Kuleli Askeri Lisesi‘ni (1933) ve Harp Okulu’nu (1935) bitirerek piyade subayı oldu. Anadolu ve Trakya’da çeşitli yerlerde görev yaptı.
Sivil Hayatı: 1950 yılında kendi isteğiyle ordudan ayrıldı. Ardından Çalışma Bakanlığı’nda müfettiş olarak çalıştı. [1, 2]
Yayıncılık Dönemi: 1960’ta memuriyetten ayrılıp İstanbul’a yerleşti. Aksaray’da Kitap Kitabevi’ni kurdu ve aylık Türkçe dergisini yayımladı.
Edebi Kişiliği ve Önemli Eserleri
Önemli eserleri arasında ilk kitaplarından olan Havaya Çizilen Dünya (1935), dönüm noktası sayılan Çocuk ve Allah (1940) ve destan niteliğindeki Üç Şehitler Destanı (1949) yer alır. [1, 2]
Hiçbir edebi akımın etkisinde kalmadan, kendine özgü, bağımsız bir şiir çizgisi izledi.
Şiirlerinde çocuk, Allah, evren, doğa, tarih, vatan sevgisi ve mazlum halkların mücadelesi gibi geniş bir tema yelpazesi işledi.
Destan Önü şiiri
İşte zamanın karanlığı, gece gibi,
Geçer bir gölge komadan.
İşte Tanrı nefesli sahiller,
İşte Bizans kopmuş Romadan.
Sakalları uzamış keşişler sırtında,
Bahar halinde bir yük:
Sur örülmüş kıyılarda yokluğa taraf,
Taşlarla, kıskançlıkla ağır ve büyük.
Eski İstanbul, ruh kadar eski,
İnsan daha fazla eskiyemez ki.
Bir boşluk ki göller tadında uzun,
Ya hiçe uzanmış vaktimiz, ya hepe.
Yedi meçhul üstüne açılmış,
Yedi tepe.
Haliç, dünya öküzünün boynuzu, hiç kımıldamaz,
Kımıldar bir kapalı su.
Geçer, asırlar gövdesine, aydınlık,
Uyumayanların uykusu.
Eski İstanbul, hatıralardan eski,
Göresin usul usul gez ki.
Tarumar olmuş,
Daradan, Sardanapaldan anlar.
Gemilerle, kervanlarla dolmuş, çırılçıplak,
Aşkı kaybedenler, bulanlar.
Devir devir kapılarında durmuş,
Nesilleri Asyanın, bu bakış ahu diye.
Sormuş sıcak rüyasını,
Peygamberin orduları, Hu, diye.
Eski İstanbul, eski,
Geçmiş günleri kimse söyletemez ki.
Saz nameleri gelir, din uğruna çarmıha gerileceklerden,
Belki çarmıhsınız, belki sazsınız.
Saz nameleri gelir, din uğruna çarmıha gerileceklerden,
Belki çarmıhsınız, belki sazsınız.
Ölümlerden hangisi gerçek,
Anlıyamazsınız.
Farkedilmez Doğu ve Batı.
Hayaller dolusu cenaze, düşüncelerden.
Ayaklarınızın, ayaklarınızın,
Ayrılışı yerden.
Eski İstanbul, yakın ve eski
Öyle bir ses ki.Can ile ten susamış, susamış,
Geçmiş de nice güzeller aradan.
Osmanlı padişahı Sultan Mehmet,
Bir seher, kadırgalarını yürütmüş karadan.
Aşk ile dizdiği topları bir bir dizmiş.
Çevirmiş hülyanın her yanını.
Lale gibi vermiş, bir akşam güneşinde,
Yiğit yeniçeri canını.
Eski İstanbul, çok eski,
Rüzgar, şahadete varasın, es ki.
Dil farkı, din farkı iyice azalmış o demlerde,
Bir sis ki bahçeleri, yüzü, cihanı kaplar.
Tekrar güne çıkmış, tekrar hayata, mahzenlerden,
Nur ve hayal ölmüş ellerin yazdığı kitaplar.
Yürümüş yürümüş hilalleri Türklerin,
Allah’ın havalarına, yalnız ve tek.
Serdengeçtilerle, akıncılarla
Buradan başlamış dünyayı sevmek.
Eski İstanbul, hem rahat, hem eski,
Yaşaması öyle tez ki.
Osmanlı padişahı Sultan Mehmet, Bir seher, kadırgalarını yürütmüş karadan. Aşk ile dizdiği topları bir bir dizmiş. Çevirmiş hülyanın her yanını. (Fazıl Hüsnü Dağlarca)
Güneşin Altında Yeniden Yazılan Kitaplar
Kadırgaların Haliç’e inmesiyle birlikte, şehir yepyeni bir ruha bürünür. Lale gibi açan, akşam güneşinde canını yiğitçe feda eden serdengeçtiler ve akıncılarla birlikte, gökyüzüne Türklerin hilalleri yükselir. O güne kadar mahzenlerde saklı kalan, nur ve hayalin ölmüş elleriyle yazılan kitaplar tekrar güne, tekrar hayata çıkar. Dil farkının, din farkının iyice azaldığı, cihanı bir sis gibi kaplayan o yeni demlerde, İstanbul artık sadece bir şehir değil; “dünyayı sevmenin” başladığı o kutsal eşiktir.
Eski İstanbul, hem rahat hem de öylesine eskidir ki; fethin o rüzgarında şahadete varanların hikayesi, bugün o surların diplerinde hala yankılanmaya devam etmektedir.
Sonuç
İstanbul’u anlamak için sadece bugünün silüetine bakmak yetmez; toprağın altındaki o derin uğultuyu, surların anlattığı o eski hikayeleri duymak gerekir. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Destan Önü” şiiri, bu kenti sadece iki kıtayı birbirine bağlayan bir köprü olarak değil; çağları, inançları ve imparatorlukları birbirine bağlayan devasa bir destan olarak okumamızı sağlar. Bizans’ın keşişlerinden Fatih’in leventlerine uzanan bu tarihsel senfoni, İstanbul’un neden dünyanın en eşsiz metropolü olduğunu bize bir kez daha hatırlatır. Bugün o surların yanından hızla geçerken veya Haliç’in sularına bakarken, asırlar öncesinin o epik rüzgarını yüzümüzde hissetmek, bu kadim şehrin bize sunduğu en büyük mirastır.
En Sık Sorulan Sorular (SSS)
1. Fazıl Hüsnü Dağlarca Türk edebiyatında nasıl bir konuma sahiptir?
- Türk şiirinin “Destan Şairi” olarak anılan Dağlarca, Cumhuriyet dönemi edebiyatımızın en üretken ve evrensel şairlerinden biridir. Eserlerinde genellikle Türk tarihi, Kurtuluş Savaşı, Anadolu insanı ve evrensel temaları epik (destansı) bir dille işlemiştir.
2. “Destan Önü” şiiri tarihi olarak hangi dönemi anlatmaktadır?
- Şiir, İstanbul’un fethinden hemen önceki yorgun Bizans dönemini, şehrin taşıdığı tarihi yükü ve ardından Sultan Mehmed’in gemileri karadan yürüterek şehri fethetme sürecini (1453) destansı bir kurguyla anlatır.
3. Şiirde Haliç neden “dünya öküzünün boynuzu” olarak betimlenmiştir?
- Eski çağ mitolojilerinde dünyanın devasa bir öküzün boynuzları üzerinde durduğuna inanılırdı. Şair, Haliç’in (Golden Horn – Altın Boynuz) şeklini ve İstanbul’un dünya tarihindeki sarsılmaz, merkezi konumunu bu güçlü mitolojik metaforla vurgulamaktadır.
4. Dağlarca’nın İstanbul tasvirinin diğer şairlerden (örneğin Ziya Osman Saba) farkı nedir?
- Ziya Osman Saba İstanbul’un sessiz, mütevazı ve mahalle kültürüne dayalı naif yüzünü anlatırken; Dağlarca kentin devasa, savaşlarla yoğrulmuş, imparatorlukların yıkılıp kurulduğu o görkemli, tarihi ve epik yüzüne odaklanır.
5. “Kadırgaların karadan yürütülmesi” olayı şiirde nasıl bir sembolizm taşır?
- Bu olay sadece askeri bir taktik olarak değil; imkansızın başarılması, “aşk ile” (ilahi ve vatan aşkı) hareket eden bir milletin inancı ve kentin üzerindeki o eski, yorgun “hülyanın” (Bizans hayalinin) tamamen kuşatılıp yeni bir çağın başlatılması olarak sembolize edilir.
Author: *Tuğçe Binar
Halkla İlişkiler ve Reklamcılık Uzmanı
Yaşam Haberleri Editörü
İstanbul Yerel (İY)
Kaynakça
- Dağlarca, F. H. (2007). Bütün Şiirleri 1 (1933-1958). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
- Necatigil, B. (1995). Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü. İstanbul: Varlık Yayınları.
- Kabaklı, A. (1994). Türk Edebiyatı Tarihi. İstanbul: Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları.
- İnalcık, H. (2012). Kuruluş Dönemi Osmanlı Sultanları (1302-1481). İstanbul: İSAM Yayınları.
