Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Ziya Osman Saba’nın İstanbul’u Şefkatli Bir Ana Kucağıdır

Yedi Meşaleciler adlı edebiyat grubunun bu naif şairinin gözünden, metropolün

Yedi Meşaleciler adlı edebiyat grubunun bu naif şairinin gözünden, metropolün unuttuğu o “mutlak huzuru” ve bir cami eşiğinde sadece ‘zeytin ve ekmek’ dileyen o dervişane İstanbul’u adeta bir film karesindeymiş gibi yeniden yaşıyoruz.

*Yüsra Gündoğdu
İstanbul Yerel (İY)

Haber Özeti

Ziya Osman Saba’nın İstanbul’u Şefkatli Bir Ana Kucağıdır. Yedi Meşaleciler’in bu naif şairinin gözünden, metropolün unuttuğu o “mutlak huzuru” ve bir cami eşiğinde sadece ‘zeytin ve ekmek’ dileyen o dervişane İstanbul’u adeta bir film karesindeymiş gibi yeniden yaşıyoruz.İstanbul her zaman gürültülü, iddialı ve devasa olmak zorunda değildir. Bazen bir cami avlusundaki sessizlik, sobanın üzerinde kaynayan bir çaydanlık veya akşam karanlığında yürünen tenha bir sokak da bu kentin ruhunu ele verir. Bu dosyamızda, Türk edebiyatının sükûnet ve şefkat arayan o ince ruhlu kaleminin, Ziya Osman Saba’nın izini sürüyoruz.

Ziya Osman Saba Kimdir?

Ziya Osman Saba (1910 – 1957), Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında “Yedi Meşaleciler” topluluğunun en sadık, en önemli şair ve yazarıdır. Şiirlerinde genellikle ev ve aile sevgisi, çocukluk özlemi, kadere boyun eğme, küçük mutluluklar ve ölüm gibi çok naif temaları işlemiştir. [1, 2, 3, 4]

  • Çocukluk Yılları ve Hüzün: 30 Mart 1910’da İstanbul Beşiktaş’ta bir yalıda doğdu. Çok mutlu bir çocukluk geçirirken, henüz 8 yaşındayken annesini İspanyol nezlesi salgınında kaybetti. Bu erken kayıp, onun tüm hayatını ve şiirlerindeki o derin hüzünlü yapıyı şekillendirdi. [1, 2]
  • Okul Hayatı ve Cahit Sıtkı Dostluğu: Yatılı olarak Galatasaray Lisesi’ne verildi. Burada Yaşar Nabi vasıtasıyla edebi topluluklara katıldı. Lisede bir yıl sınıfta kalınca, Türk şiirinin bir diğer devi olan Cahit Sıtkı Tarancı ile sınıf arkadaşı oldu. İkilinin ömür boyu sürecek dostluğu Türk edebiyat tarihinin en güzel mektuplaşmalarına (Cahit Sıtkı’nın Ziya’ya Mektuplar eseri) vesile oldu. [1, 2]
  • Memuriyet ve Yazarlık: İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Cumhuriyet gazetesinde muhasebecilik, Emlak Kredi Bankası’nda memurluk yaptı. Tam bir İstanbul aşığı olduğu için, işi Ankara’ya taşınmak istenince istifa edip İstanbul’da kalmayı seçti. Daha sonra Milli Eğitim Basımevi’nde düzeltmen olarak çalıştı. [, 2, 3, 4]
  • Vefatı: Genç yaşlardan itibaren kalbinden rahatsızdı. Rahatsızlığı ilerleyince evine çekildi ve yakın dostu Yaşar Nabi Nayır’ın Varlık Yayınevi işleriyle ilgilendi. 29 Ocak 1957’de, henüz 46 yaşındayken geçirdiği bir kalp krizi sonucu İstanbul’da yaşamını yitirdi. Eyüpsultan Mezarlığı’na defnedildi. [1, 2, 3, 4]

En Önemli Eserleri:

  • Şiir: Sebil ve Güvercinler, Geçen Zaman, Nefes Almak.
  • Hikaye: Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, Değişen İstanbul. [1]

Alacakaranlıkta Çekilen Yorgun Adımlar

1931 yılının serin bir sonbahar akşamı… İstanbul’un loş sokak lambaları yeni yeni yanmaya başlamış, ahşap evlerin pencerelerinden sızan sarı ışıklar Arnavut kaldırımlarına düşüyor. Sokaklarda gündüzün o telaşlı kalabalığı yok; sadece tek tük fayton sesleri ve evine yetişmeye çalışan insanların telaşlı adımları duyuluyor. İşte o gölgelerin arasında, omuzları günün ve hayatın ağırlığıyla hafifçe çökmüş, ince yapılı, mahcup bakışlı bir genç adam yürüyor. Bu adam, İstanbul’un sadece neşesini değil, akşamüstleri şehre çöken o derin hüznü de en iyi anlayan şair, Ziya Osman Saba.

Onun İstanbul’u, fethe çıkılan devasa bir metropol değil; içine sığınılacak, şefkatli bir anne kucağıdır. Ancak o akşam, şairin adımları her zamankinden daha ağırdır. Şehrin giderek kalabalıklaşan, modernleşen ve maneviyatını yavaş yavaş kaybeden yüzü, onun o ince ruhunu yormuştur. Gürültüden, bitmek bilmeyen insan ihtiraslarından kaçıp sığınacak bir liman arar.

Bir Cami Eşiğinde Aranan Teslimiyet

Ziya Osman Saba

Ziya Osman’ın gözünde kentin en güvenli sığınakları, o gösterişli saraylar veya ışıltılı caddeler değil; mahalle aralarındaki o mütevazı, ahşap tavanlı, sessiz camilerdir.

“Her Akşamki Yolumda” eseri, tam da bu yorgunluğun ve sükûnet arayışının zirveye çıktığı andır.

Ziya Osman’ın gözünde kentin en güvenli sığınakları, o gösterişli saraylar veya ışıltılı caddeler değil; mahalle aralarındaki o mütevazı, ahşap tavanlı, sessiz camilerdir. “Her Akşamki Yolumda” eseri, tam da bu yorgunluğun ve sükûnet arayışının zirveye çıktığı andır. Şiir, günün yorgunluğunu omuzlarında taşıyan bir İstanbullunun, kalabalıklar içinde hissettiği o derin yalnızlığı ve ilahi bir şefkate duyduğu ihtiyacı anlatır. Şair, modernleşen ve artık yaratıcısını anmayı unutan şehrin ortasında, bomboş bir caminin taşlığına uzanıp sonsuz bir sessizliği dinlemek ister.

Her-Aksamki-Yolumda-

Her Akşamki Yolumda

Her akşamki yoluma koyulmuş gidiyorum.
Her akşamdan vücudum bu akşam daha yorgun.
Öyle istiyorum ki bu akşam biraz sükûn,
Bir cami eşigine yativersem diyorum

-Rabbim, şuracikta sen bari gözlerimi yum!
Sen, bana en son kalan, ben senin en son kulun;
Bu akşam, artik seni anmayan Istanbulun
Bomboş bir camiinde uyumak istiyorum.

Sonsuz sessizligini dinlemek istiyorum.
Bilirim ki taşligin bir dösek kadar ilik,
Sana az daha yakin yaşamak için artik,
Rabbim, ben yalnız zeytin ve ekmek istiyorum.

Zeytin, Ekmek ve Mutlak Huzur

Bugünün İstanbul’unda, gösterişli plazalarda, lüks restoranlarda ve sonu gelmez bir tüketim çılgınlığının içinde debelenirken, Ziya Osman Saba’nın o akşam ettiği dua bize çok uzak bir galaksiden geliyormuş gibi hissettirir. O, taşlığın bir döşek kadar ılık olacağına inanarak Rabbine sığınırken, dünyevi hiçbir lüks talep etmez. Onun için mutlak huzur; biraz sessizlik, biraz inanç ve sadece “zeytin ve ekmek”tir.

Sinema şeridimiz bu kez şairin iç dünyasına, o küçük mutlulukların resmine odaklanıyor. Ziya Osman Saba’nın hayalindeki İstanbul, komşuların birbirini tanıdığı, pencerelerden sardunyaların sarktığı, ölümün bile korkutucu bir son değil, sakin bir geçiş olarak görüldüğü ahşap evlerin İstanbul’udur. O, kentin telaşına inat, bir soba ateşinin başında içilen çayın, eski bir dostla edilen sohbetin ve saf bir inancın şiirini yazmıştır.

Şair, bir başka şiirinde, İstanbul’olan sevgisini şu dizelerle açıklyor:

“Ey doğup yaşadığım yerde her taşını ….Öpüp başıma koymak istediğim şehir!

İstanbul

Seni görüyorum yine İstanbul
Gözlerimle kucaklar gibi uzaktan
Minare minare, ev ev,
Yol, meydan.

Geliyor Boğaziçi`nden doğru
Bir iskeleden kalkan vapurun sesi,
Mavi sular üstünde yine
Bembeyaz Kızkulesi.

Bir yanda, serin sabahlarla beraber,
Doğduğum kıyılar: Beşiktaşım.
Baktıkça hep, semt semt, yer yer,
Beş yaşım, onbeş yaşım, ah yirmi yaşım!

Durmuş bir tepende okuduğum mektep,
Askerlik ettiğim kışladır ötesi.
Bir gün bir kızını benim eden
Evlendirme dairesi.

Benim de sayılmaz mı oralar?
Elimi tutar gibi iki yanımdan,
Babamın yattığı Küçüksu,
Anamın toprağı Eyüpsultan.

Önümde, açık kollarıyla boğaz,
Çengelköy`den aktarma Rumelihisarı.
İstanbul, İstanbul`um benim,
Kadıköy`ü, Üsküdar`ı…

Gün olur, Köprü ortasında durur
Anarım, Adalar`da çamların uykusunu.
Gün olur, Beyoğlu`nu özler içim,
Koklamak isterim Tünel`in kokusunu.

Bulut geçer üstünden,
Gemi gelir yanaşır
Bir eski türküdür, kulağıma fısıldar,
“İçi dolu çamaşır.”

Göğünde tanıdım ayın ondördünü.
Kırlarında bilirim baharı,
Herşey içimde, herşey,
İstanbul yadigarı.

Bir daha görüyorum seni dünya gözüyle,
Göğün hep üstümde, havan ciğerlerimdedir.
Ey doğup yaşadığım yerde her taşını
Öpüp başıma koymak istediğim şehir!

Kaybolan Bir Mahalle Kültürünün Son Temsilcisi

Bugün onun adımlarını takip edip aynı sokaklarda yürüdüğümüzde, ne yazık ki o bomboş, sessiz ve huzur veren cami avlularını bulmak çok zor. Ziya Osman’ın “artık seni anmayan İstanbul” diyerek sitem ettiği 1930’ların şehri, bugünün beton kanyonları arasında tamamen kaybolmuş durumda. Gökdelenlerin gölgesinde, trafik kornalarının ve dijital ekranların arasında, Ziya Osman Saba’nın o naif sesi cılız bir fısıltı gibi kalıyor. Ancak o fısıltı, metropolün o acımasız dişlileri arasında ezilmekten yorulmuş, kendi içine dönmek ve sadece “zeytin ile ekmek” sadeliğinde bir hayat kurmak isteyen her İstanbullunun kalbinde yankılanmaya devam ediyor.

Sonuç

Ziya Osman Saba, İstanbul’u bağıra çağıra değil, fısıldayarak sevenlerin şairidir. Onun satır aralarında, devasa bir imparatorluk başkentinin değil; evine yorgun dönen sıradan insanların, şefkat bekleyen öksüzlerin ve küçük şeylerle mutlu olmayı bilen o eski İstanbul efendilerinin hüzünlü hikayesi yatar. Bugün hızı saniyelerle ölçülen, kimsenin kimseye tahammülünün kalmadığı bu devasa metropolde, Saba’nın o sükûnet arayışı hepimiz için bir manifesto niteliğindedir. Belki artık o sessiz taşlıkları bulamıyoruz ama, kalbimizin bir köşesinde o ahşap evlerin, demli çayların ve saf teslimiyetin İstanbul’unu yaşatmaya devam etmek, bu şehre borcumuzdur.

En Sık Sorulan Sorular (SSS)

1. Ziya Osman Saba hangi edebi akımın temsilcisidir?

  • Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında “Yedi Meşaleciler” olarak bilinen edebi topluluğun kurucularındandır ve grupta şiire en sadık kalan, bu çizgiyi ömrünün sonuna kadar sürdüren tek isimdir.

2. Şairin İstanbul tasvirlerinde hangi temalar öne çıkar?

  • Ziya Osman Saba’nın İstanbul’u; çocukluk özlemi, geçmişe duyulan nostalji, ahşap evler, mahalle kültürü, küçük mutluluklar, aile sevgisi, ölüm gerçeğine huzurlu bir teslimiyet ve Allah inancı etrafında şekillenir.

3. “Her Akşamki Yolumda” şiiri neyi anlatmaktadır?

  • Şiir, metropol hayatının getirdiği ruhsal yorgunluğu, modernleşmeyle birlikte maneviyatını kaybeden toplum içindeki yalnızlık hissini ve şairin tüm bu dünyevi karmaşadan kaçarak ilahi bir sükûnete (bir cami eşiğinde sadece zeytin ve ekmekle yaşama arzusuna) sığınma isteğini anlatır.

4. Necip Fazıl Kısakürek ile Ziya Osman Saba’nın İstanbul algısı arasındaki fark nedir?

  • Necip Fazıl, İstanbul’u zıtlıkların, büyük günahların ve büyük rahmetin, fırtınalı bir metafizik çatışmanın arenası olarak görürken; Ziya Osman Saba şehri, içine sığınılacak sessiz bir kucak, küçük ve mütevazı mutlulukların yaşandığı sakin bir mahalle olarak tasvir eder. Biri kentin görkemine ve tezatlarına, diğeri sadeliğine odaklanır.

5. Ziya Osman Saba’nın şiirlerindeki “ölüm” teması neden korkutucu değildir?

  • Şair, ölümü bir yok oluş veya korkulacak bir son olarak değil; Allah’a kavuşma, ebedi bir sükûnet, dünyevi dertlerden kurtuluş ve kaybedilmiş sevdiklerle (özellikle annesiyle) buluşma anı olarak son derece huzurlu ve teslimiyetçi bir dille işler.

Author: *Yüsra Gündoğdu
Halkla İlişkiler ve Reklamcılık Uzmanı

Magazin Haberleri Editörü
İstanbul Yerel (İY)

Kaynakça

  • Saba, Z. O. (1998). Geçen Zaman – Nefes Almak (Bütün Şiirleri). İstanbul: Can Yayınları.
  • Saba, Z. O. (1992). Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi. İstanbul: Can Yayınları.
  • Lekesiz, Ö. (2001). Yeni Türk Edebiyatında Hikâye. İstanbul: Kaknüs Yayınları.
  • Kabaklı, A. (1994). Türk Edebiyatı Tarihi. İstanbul: Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları