Başarının temelinde, yalnızca fizikî imkânlar değil, sekiz asır boyunca oluşan ve kuşaktan kuşağa aktarılan güçlü bir kurum kültürü yatmaktadır.

*Ramazan Arıtürk
Konuk Yazar
İstanbul Yerel (İY)
Makale Özeti
Cambridge Üniversitesi: Kolejler, Fakülteler ve Sekiz Asırlık Akademik Gelenek. Cambridge Üniversitesi’nin başarısının temelinde, yalnızca fizikî imkânlar değil, sekiz asır boyunca oluşan ve kuşaktan kuşağa aktarılan güçlü bir kurum kültürü yer almaktadır. Üniversite, 31 kolejden oluşan yapısı, küçük grup eğitimini esas alan “supervision” sistemi ve gelenekle yeniliği birleştiren anlayışıyla hem geniş imkânlar sunmakta hem de öğrenciye aidiyet hissettirmektedir. Türkiye’deki yükseköğretim için asıl mesele Cambridge’i aynen taklit etmek değil; binaların ötesine geçerek özgür düşünceyi, liyakati ve kurumsal hafızayı merkeze alan kalıcı akademik gelenekler inşa etmektir.
Bir üniversiteyi gerçekten büyük yapan nedir?
Cambridge’de bir süre yaşayınca insanın üniversite kavramına bakışı ister istemez değişiyor. Çünkü burada üniversite, şehrin bir köşesine kurulmuş, sınırları duvarlarla çizilmiş bir kurum değil; şehrin kendisine karışmış durumda. Sokakta yürürken bir kolejden çıkıp diğerine giriyor, birkaç yüzyıllık bir kütüphanenin önünden geçiyor, Newton’ın, Darwin’in, Keynes’in veya Turing’in bir zamanlar yürüdüğü sokaklarda dolaşıyorsunuz.
Bir süre sonra insanın zihninde kaçınılmaz olarak şu soru beliriyor: Bir üniversiteyi gerçekten büyük yapan nedir?
Binaları mı, bütçesi mi, dünyaca tanınmış akademisyenleri mi, yetiştirdiği öğrenciler mi? Yoksa bütün bunların arkasında, yüzyıllar içinde oluşmuş ve kuşaktan kuşağa aktarılan görünmez bir kurum kültürü mü vardır?
Cambridge’de beni en fazla düşündüren soru bu oldu. Çünkü meseleye Türkiye açısından baktığımızda, üniversitelerimizin önemli bir bölümünün fizikî imkânlarının artık küçümsenemeyecek düzeye ulaştığını görüyoruz. Büyük kampüslerimiz, laboratuvarlarımız, teknoparklarımız, kütüphanelerimiz ve yetişmiş akademisyenlerimiz var.
O hâlde aradaki fark nerede?
Bu sorunun cevabını biraz da Cambridge’in sekiz asırlık kurum kültüründe aramak gerektiğini düşünüyorum.
Oxford’dan Cambridge’e: 1209’daki Büyük Ayrılık
Cambridge Üniversitesi’nin hikâyesi, ilginç biçimde, büyük bir devlet projesiyle başlamıyor. 1209’da Oxford’da kasaba halkı ile üniversite çevresi arasında yaşanan ciddi çatışmaların ardından bir grup akademisyen şehri terk ediyor. Bunların bir bölümü Cam Nehri kıyısındaki Cambridge’e yerleşerek ders vermeye başlıyor.
Yani önce büyük binalar yapılmıyor. Önce hocalar ve öğrenciler geliyor; ardından kurum doğuyor.
13. yüzyılda kraliyet tarafından tanınan çeşitli imtiyazlarla Cambridge’deki akademik topluluk giderek kurumsallaşıyor ve sonraki yüzyıllarda dünyanın en önemli üniversitelerinden birine dönüşüyor.
Bu başlangıç bana son derece anlamlı geliyor. Çünkü üniversite tarihimizde zaman zaman yaptığımız temel hatalardan biri, üniversiteyi önce bina ve teşkilat olarak düşünmek. Oysa üniversite esas itibarıyla bina değildir; hoca, öğrenci, merak, özgür düşünce ve bunların zaman içinde oluşturduğu gelenektir.
Türkiye’de yükseköğretimin Anadolu’nun hemen her şehrine yayılması ve üniversite sayısının artması önemli bir kazanım. Fakat şimdi çok daha zor olan ikinci aşamaya geçmek zorundayız: Üniversite kurmaktan, üniversite geleneği kurmaya ne zaman başlayacağız?
Çünkü bir üniversitenin tabelasını birkaç ayda asabilir, binalarını birkaç yılda inşa edebilirsiniz. Ama akademik kültür, bazen birkaç nesilde oluşur.
Üniversite ile Kolej Arasındaki Fark: Cambridge Sistemi Nasıl Çalışıyor?
Cambridge Üniversitesini anlamanın yolu, kolej sistemini anlamaktan geçiyor. Bugün Cambridge 31 kolejden oluşuyor; ancak bu kolejler bizim bildiğimiz anlamda fakülte değildir.
Üniversite; fakülteleri, departmanları, laboratuvarları, araştırma merkezlerini ve merkezi akademik sistemi yönetir. Akademik dereceyi de üniversite verir. Kolej ise öğrencinin daha küçük akademik ve sosyal topluluğudur. Öğrenci burada yaşar, yemek yer, arkadaşlıklar kurar ve akademik destek alır. Cambridge’in meşhur küçük grup eğitimleri olan “supervision”lar da büyük ölçüde bu sistem içinde yürütülür.
Dolayısıyla Cambridge öğrencisi aynı anda iki dünyanın mensubudur. Bir tarafta binlerce akademisyeni, büyük laboratuvarları ve küresel araştırma ağlarıyla dev bir üniversite; diğer tarafta öğrencinin tanındığı, aidiyet kurabildiği daha küçük bir kolej topluluğu vardır.
Bana göre Cambridge modelinin en dikkat çekici taraflarından biri de budur: Büyüklüğün imkânlarını, küçüklüğün yakınlığıyla birleştirmek.
Türkiye’de üniversiteler büyüdükçe öğrencinin kurum içinde anonimleşmesi önemli bir sorun hâline gelebiliyor. On binlerce öğrencinin bulunduğu yapılarda öğrenci bazen bir isim olmaktan çıkıp yalnızca bir numaraya dönüşebiliyor.
Cambridge sistemi ise büyük üniversitenin imkânlarından vazgeçmeden öğrenciyi daha küçük bir topluluğun içinde tutuyor; ona aidiyet ve değer duygusu kazandırıyor. Belki bizim de üzerinde düşünmemiz gereken mesele tam olarak budur: Üniversitelerimizi büyütürken öğrenciyi küçültmemek.
Peterhouse’dan Robinson’a: Gelenek ile Yeniliğin Yan Yana Yaşaması
Cambridge’in ayakta kalan en eski koleji Peterhouse 1284’te kuruldu. En yeni kolejlerden Robinson ise 20. yüzyılın son çeyreğinin ürünü. Aralarında yaklaşık yedi yüz yıl var; ama bugün ikisi de aynı üniversitenin parçası.
Cambridge sokaklarında bu sürekliliği açıkça görüyorsunuz. Bir tarafta yüzlerce yıllık taş yapılar, birkaç yüz metre ileride çağdaş mimari… Fakat yeni olan eskiyi yıkmıyor; eski olan da yeninin önünü kesmiyor. İkisi yan yana yaşamayı başarıyor.
Bizim modernleşme tarihimiz açısından düşündürücü olan taraf da burada başlıyor. Türkiye’de yeniyi kurarken zaman zaman eskiyi bütünüyle reddetmiş, eskiyi savunurken de yeniyi tehdit olarak görmüşüz.
Cambridge ise başka bir yol izlemiş: Geçmişini müzeye hapsetmeden yaşatmış, asırlık birikiminden beslenmiş; ama geleceğini de geçmişin gölgesine teslim etmemiş.
Bir kurumun sekiz yüz yıl ayakta kalabilmesinin sırrı biraz da bu dengede aranmalı.
Trinity College: Bir Kolej Dünyayı Ne Kadar Değiştirebilir?
Cambridge kolejleri içinde Trinity College’ın ayrı bir yeri var. 1546’da VIII. Henry tarafından kurulan kolejden Isaac Newton, James Clerk Maxwell, Bertrand Russell, Ludwig Wittgenstein, Lord Byron, Vladimir Nabokov ve Charles Babbage gibi birbirinden çok farklı alanlarda dünyaya etki etmiş isimler geçti.
Trinity College mensuplarının kazandığı Nobel ödüllerinin sayısı da başlı başına çarpıcı. Fakat asıl mesele bana göre rakam değil.
Asıl soru şu: Bir kurum, yüzyıllar boyunca birbirinden tamamen farklı alanlarda büyük insanlar yetiştirmeyi nasıl sürdürebilir?
Newton’dan yaklaşık üç yüz yıl sonra aynı kurum hâlâ bilim insanları, düşünürler, edebiyatçılar ve devlet adamları yetiştirebiliyorsa, burada kişilerin ötesinde bir şey var demektir. İşte o şey, kurum ve onun oluşturduğu kültürdür.
Türkiye açısından üzerinde düşünmemiz gereken meselelerden biri de bu. Biz başarılı insan yetiştiremeyen bir ülke değiliz. Son derece başarılı bilim insanlarımız, mühendislerimiz, hekimlerimiz ve akademisyenlerimiz var. Fakat bazen onların en büyük başarılarını Cambridge, Oxford, MIT, Harvard gibi kurumlarda görüyoruz.
O zaman soru değişiyor: İnsan yetiştirebiliyoruz da onları neden kendi kurumlarımız içinde aynı ölçüde büyütemiyoruz?
Belki de temel meselemiz insan kaynağı eksikliğinden çok, insanı büyüten ve başarıyı kuşaklar boyunca yeniden üretebilen kurumlar oluşturabilmektir.
King’s College: Bir Binadan Fazlası
1441’de VI. Henry tarafından kurulan King’s College’ın şapeli, bugün Cambridge’in simgelerinden biri hâline gelmiş durumda. İlk bakışta insanı gerçekten etkiliyor. Fakat biraz durup bakınca şu soru beliriyor: Bir bina bizi neden bu kadar etkiler? Taşından mı, mimarisinden mi, yoksa yüzlerce yıl boyunca etrafında biriken insan hikâyelerinden mi?
King’s College denildiğinde John Maynard Keynes ve Alan Turing’i de hatırlıyorsunuz. Biri modern iktisat düşüncesini derinden etkiledi; diğeri modern bilgisayar biliminin temellerinin atılmasına ve II. Dünya Savaşı sırasında Enigma şifrelerinin çözülmesine önemli katkı sağladı.
İşte o noktada bina yalnızca bina olmaktan çıkıyor; hafızaya dönüşüyor.
Türkiye’de de köklü eğitim kurumlarımız, medreselerimiz, kütüphanelerimiz ve bilim merkezlerimiz vardı. Ancak tarihimizin farklı dönemlerinde bu kurumsal süreklilik çeşitli kesintilere uğradı.
Belki bugün yeniden üzerinde düşünmemiz gereken kavramlardan biri de kurumsal hafızadır. Çünkü devletler gibi üniversiteler de yalnızca binalarla değil, kuşaktan kuşağa aktardıkları hafızayla ayakta kalır.
Hukuk Fakültesi: Hukuku Ezberlemek mi, Hukuk Üzerine Düşünmek mi?
Bir hukukçu olarak Cambridge’de doğal olarak en fazla dikkatimi çeken yerlerden biri Hukuk Fakültesi oldu. Buradaki eğitim anlayışında beni en çok düşündüren husus, öğrenciden yalnızca yürürlükteki hukuk kuralını ya da mevzuatı bilmesinin beklenmemesi.
Öğrenciye sadece “Kanun ne diyor?” diye sorulmuyor. Aynı zamanda şu sorular da yöneltiliyor: Bu kural neden var? Adil mi? Nasıl ortaya çıktı? Mahkeme neden böyle karar verdi? Karşı görüş ne söylüyor? Başka türlü düzenlenebilir miydi?
İşte hukuk eğitiminin hukuk düşüncesine dönüştüğü yer tam burasıdır.
Türkiye’de hukuk eğitimimizin üzerinde en fazla düşünmesi gereken meselelerden birinin de bu olduğunu düşünüyorum. Kanun maddelerini bilen hukukçu elbette gereklidir; fakat yalnızca mevzuatı bilen hukukçu yeterli değildir. Çünkü kanun değişebilir. Asıl mesele, hukuk düşüncesini öğrenmektir.
Bir hukukçu gerektiğinde kanuna, içtihada, hatta çoğunluğun düşüncesine dahi hukuk içinde kalarak soru sorabilmeli; gerektiğinde itiraz edebilmeli, hocalarını ve meslek büyüklerini nezaket sınırları içinde sert biçimde eleştirebilmelidir.
Üniversitenin görevi itaat eden zihinler değil; korkmadan soru soran, gerekçeli biçimde itiraz eden, düşünen ve düşündüğünü berrak biçimde ifade edebilen insanlar yetiştirmektir.
Marshall’dan Keynes’e: Üniversite Mevcut Bilgiyi mi Öğretir, Yeni Bilgiyi mi Üretir?
Cambridge’in iktisat geleneği de üniversitenin yalnızca bilgi aktaran değil, yeni bilgi üreten bir kurum olması gerektiğini gösteriyor. Alfred Marshall, neoklasik iktisadın kurucu isimlerinden biriydi. Ardından Keynes geldi.
1929 Büyük Buhranı, mevcut iktisat anlayışının açıklamakta ve çözmekte zorlandığı büyük bir kriz ortaya çıkardığında Keynes, mevcut teoriyi tekrarlamakla yetinmedi; ona itiraz etti. Yeni sorular sordu, yeni cevaplar aradı ve iktisat düşüncesinin yönünü değiştirdi.
Joan Robinson, Piero Sraffa ve Richard Kahn gibi isimlerle birlikte Cambridge, 20. yüzyılda iktisadi düşüncenin en önemli merkezlerinden biri hâline geldi.
Buradan çıkarılacak ders açık: İyi üniversite mevcut bilgiyi öğretir; büyük üniversite ise gerektiğinde o bilgiye itiraz eder ve yenisini üretir.
Türkiye’de üniversitelerimizin başarısını çoğu zaman öğrenci, yayın, bina sayısı ya da uluslararası sıralamalar üzerinden ölçüyoruz. Bunların elbette önemi var. Fakat belki daha zor ve daha rahatsız edici bir soruyu da sormalıyız:
Türkiye’deki üniversitelerden dünyada tartışılan kaç yeni fikir çıkıyor?
Matematik, Cavendish ve Bilimsel Süreklilik
Cambridge’in matematik ve fizik tarihi, neredeyse başlı başına bir bilim tarihi gibidir. Newton’dan Hardy’ye, Ramanujan’dan Dirac’a, Hawking’den Penrose’a uzanan olağanüstü bir çizgi vardır.
1874’te kurulan Cavendish Laboratuvarı ise modern fiziğin en önemli merkezlerinden biri oldu. Elektron ve nötron burada keşfedildi; atom fiziğinin temel deneylerinin bir bölümü burada gerçekleştirildi. DNA’nın çift sarmal yapısının ortaya çıkarılmasına uzanan süreçte de Cambridge belirleyici merkezlerden biriydi. Cavendish ile bağlantılı çok sayıda bilim insanı Nobel Ödülü kazandı.
Fakat beni etkileyen, ödüllerin sayısından çok bu başarının sürekliliği oldu.
Bir laboratuvar kuruluyor. Hocalar ve öğrenciler değişiyor; cihazlar, teoriler, hatta bilimin kendisi dönüşüyor. Ama kurum kalıyor ve her kuşak kendinden öncekinin bıraktığı yerden devam ediyor.
Türkiye’nin bilim politikası açısından belki de en fazla ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri tam olarak budur: istikrar. Bilim, sürekli yeniden başlatılabilecek bir faaliyet değildir. Her yönetici değiştiğinde öncelikleri değişen, birkaç yılda bir sistemi yeniden kurulan kurumlarda bilimsel gelenek oluşturmak kolay değildir.
Bilim biraz da sabır işidir. Bazı ağaçları dikenler meyvesini yiyemez. Ama üniversite zaten biraz da bunun için vardır: Kendisini kuranların ömrünü aşacak işler yapmak için.
Mühendislik, Teknoloji ve Silicon Fen
Cambridge’in bizim açımızdan en fazla incelenmesi gereken yönlerinden biri, üniversite ile ekonomi arasındaki ilişkidir. Üniversitenin çevresinde zamanla “Silicon Fen” adı verilen güçlü bir teknoloji ekosistemi oluşmuştur.
Akademisyen araştırma yapıyor; araştırmadan patent, patentten şirket doğuyor. Şirket yatırım alıyor, ürün geliştiriyor, dünya pazarına açılıyor; elde edilen değer yeniden araştırmaya dönüyor. Yani üniversite ile özel sektör arasında tek yönlü değil, sürekli işleyen bir dolaşım var.
Türkiye’de teknoparklar ve üniversite-sanayi iş birlikleri konusunda son yıllarda önemli mesafeler aldık. Ancak mesele yalnızca üniversitenin yanına teknopark binası yapmak değildir. Asıl mesele, bilginin ekonomik değere dönüşebileceği güven ve özgürlük ortamını kurabilmektir.
Çünkü inovasyon emirle gerçekleşmez. Merakın, sermayenin, başarısız olma hakkının, hukuki güvenliğin ve özgür düşüncenin aynı ekosistemde buluşması gerekir. Teknoloji binalarda değil, bu unsurların birbirine güvenebildiği ortamlarda doğar.
Cambridge’de Öğrenci Olmak: Supervision Sistemi
Cambridge’de beni en fazla düşündüren konulardan biri “supervision” sistemi oldu. Öğrenci büyük amfilerde ders dinliyor; fakat eğitim bununla bitmiyor.
Bir akademisyenle çoğu zaman bir, iki ya da üç öğrenci düzenli olarak bir araya geliyor. Öğrenci önceden okuyor, yazıyor, problem çözüyor; sonra hocasının karşısına çıkıyor. Hoca ise sürekli soruyor: “Neden?”, “Delilin nedir?”, “Karşı görüş ne söylüyor?”, “Bu düşüncenin zayıf tarafı neresi?”
Öğrenci yalnızca bildiğini göstermekle kalmıyor; düşüncesini savunmak, gerekçelendirmek ve gerektiğinde yeniden gözden geçirmek zorunda kalıyor.
Burada kendi eğitim tarihimiz açısından da üzerinde düşünmeye değer bir nokta var. Medrese geleneğimizdeki hoca-talebe ilişkisi, müzakere ve mütalaa usulleri elbette Cambridge’in supervision sistemiyle aynı değildir. Ancak küçük gruplarda hocayla doğrudan temas, metin üzerinde tartışma ve öğrencinin düşüncesini savunması bakımından dikkat çekici benzerlikler vardır.
Belki modernleşirken kendi eğitim geleneğimizin bazı güçlü taraflarını da geride bıraktık. Bugün yüzlerce öğrencinin bulunduğu amfilerde ders anlatıyor, ardından sınav yapıyor ve öğrencinin öğrendiğini varsayıyoruz.
Oysa Cambridge öğrencisine yalnızca bilgi vermiyor; onun düşünme biçimiyle uğraşıyor.
Bence farkın önemli bir kısmı tam burada.
Kütüphaneler: Kitabın Bulunduğu Yer Değil, Bilginin Yaşadığı Mekân
Cambridge Üniversitesi Kütüphanesi milyonlarca eserden oluşan büyük bir koleksiyona sahip. Newton’ın el yazmaları, Darwin’in arşivi ve yüzyıllar öncesine ait çok kıymetli metinler burada muhafaza ediliyor.
Fakat Cambridge’de beni etkileyen, kütüphanelerin büyüklüğünden çok hayatın içinde olmaları. Öğrenci için kütüphane, zaman zaman uğranan uzak bir bina değil; gündelik akademik hayatın doğal bir parçası.
Kolejde kütüphane var, fakültede var, departmanda var, şehrin merkezinde var. Çalışma alanları ve sosyal imkânlarla birlikte bilgi, adeta öğrencinin çevresini kuşatmış durumda.
Türkiye’de de son yıllarda çok güzel ve büyük kütüphaneler yapıldı. Bu gerçekten sevindirici bir gelişme. Fakat bundan sonraki mesele, kütüphane yapmak kadar okuma ve araştırma kültürü oluşturmak olmalı.
Çünkü raflarında milyonlarca kitap bulunan ama yeterince kullanılmayan bir kütüphane ile daha mütevazı bir koleksiyonu sürekli okunan, araştırılan ve tartışılan bir kütüphane aynı şey değildir. Kütüphaneyi asıl değerli kılan, sahip olduğu kitap sayısından çok o kitapların ne kadar yaşadığıdır.
Cambridge’i Taklit Etmek Değil, Cambridge’den Ders Çıkarmak
Cambridge’de geçirdiğim zaman içinde vardığım kanaat şu oldu: Cambridge’i Cambridge yapan tek bir unsur yok. Ne kolejler, ne Newton, ne Nobel ödülleri, ne kütüphaneler, ne de büyük araştırma bütçeleri tek başına bu başarıyı açıklamaya yetiyor.
Bütün bunların arkasında sekiz yüz yılda oluşmuş bir kurum kültürü var. Cambridge’in belki de en büyük başarısı, bazı zıtlıkları birlikte yaşatabilmesi: Gelenek ile yenilik, özgürlük ile disiplin, büyük üniversite ile küçük kolej, teori ile uygulama, üniversite ile özel sektör, geçmiş ile gelecek…
Türkiye açısından yapılması gereken Cambridge’in aynısını kurmaya çalışmak değildir. Zaten tarih taklit edilemez. Sekiz yüz yıllık bir kurum kültürü birkaç yıllık projelerle üretilemez.
Bir meşhur dondurmacının yaptığı dondurmanın aynısını, hatta daha iyisini başkaları da yapabilir; ama bu onları aynı ölçüde “meşhur” yapmaz. Çünkü marka yalnızca üründen değil, zaman içinde oluşan hafızadan, güvenden ve gelenekten doğar. Üniversiteler de böyledir.
Cambridge bugün Cambridge olduğu için dünyanın en iyi öğrencilerini ve akademisyenlerini kendisine çekiyor; onları çektiği için de Cambridge olmaya devam ediyor.
O hâlde bizim yapmamız gereken, Cambridge’in bugün yaptıklarını kopyalamak değil; kendi güçlü üniversite geleneğimizi oluşturacak şartları kurmaktır. Üniversitelerimize güvenmek, akademisyene düşünme alanı açmak, liyakati korumak, kurumsal devamlılığı güçlendirmek ve öğrenciyi yalnızca diploma almaya gelen biri olarak değil, yetiştirilmesi gereken bir zihin ve şahsiyet olarak görmek gerekir.
Belki hepsinden önemlisi, üniversitenin hakikati aramak için var olduğunu yeniden hatırlamaktır. Çünkü büyük üniversiteler yalnızca bilgi öğretmez; bilgi üretir. Yalnızca cevap vermez; soru sordurur. Yalnızca başarılı mezunlar yetiştirmez; kendi çağının kabullerine gerekçeli biçimde itiraz edebilecek insanlar yetiştirir.
Cambridge’in sekiz yüz yılı bana en fazla bunu düşündürdü: Bizim meselemiz yetenekli insan yetiştirememek değil. Türkiye, dünyanın en iyi üniversitelerinde, laboratuvarlarında, hastanelerinde ve teknoloji şirketlerinde çalışan son derece başarılı insanlar yetiştiriyor. Asıl mesele, onların başka ülkelerde bulduğu bilimsel ortamı, kurumsal güveni ve çalışma imkânını kendi ülkemizde de oluşturabilmek.
Belki o zaman yalnızca gençlerimizi dünyanın iyi üniversitelerine gönderen bir ülke değil, dünyanın yetenekli gençlerinin gelmek istediği üniversiteler kuran bir ülke olabiliriz.
Bu elbette beş ya da on yıllık bir proje değildir. Zaten Cambridge’in hikâyesi de bunu anlatıyor: Büyük kurumları kuranlarla onların meyvesini toplayanlar çoğu zaman aynı nesil değildir.
Mesele, gölgesinde oturamayacağımızı bilsek bile o ağacı dikebilmektir.
Cambridge üzerine kaleme aldığım bu üçüncü yazının ardından, yazı dizisine bu kez “Newton’dan Yapay Zekâya: Bir Üniversite İnsanlığın Kaderini Değiştirebilir mi?” başlığıyla devam edeceğim. Bu yazıda, Cambridge’i sekiz asır boyunca yalnızca bilginin öğretildiği değil, mevcut bilginin sorgulandığı, yeni fikirlerin özgürce tartışıldığı ve düşüncenin bilimsel keşfe dönüşebildiği bir merkez hâline getiren anlayışı ve kurumsal mekanizmaları ele almaya çalışacağım. Newton’dan günümüzün yapay zekâ çalışmalarına uzanan bu uzun yolculuk üzerinden, özgür düşünce ortamının bir üniversitenin ve nihayetinde insanlığın kaderini nasıl değiştirebildiği sorusunun izini süreceğim.
Author: *Ramazan Arıtürk, Doç. Dr.
Konuk Yazar
İstanbul Yerel (İY)
